Nurcan Damlayıcı

Tarih: 13.01.2026 19:38

Çıkmaz Sokakta Büyüyen Hayat

Facebook Twitter Linked-in

İBazı dönemler vardır; insan hayatın kendisiyle değil, üst üste yığılmış hâlleriyle mücadele eder. Gün gelir, bir sorun tek başına gelmez; hepsi aynı kapıdan, aynı anda içeri girer. Ağırlıkları birbirinden farklıdır ama toplamları insanın nefesini keser. Böyle zamanlarda herkesin bir sığınağı olur normalde. Gidince hafifleyen, anlatınca sakinleşen, sessizliğinde bile anlaşıldığını hissettiren bir yer… Oraya ait olmak, hayata tutunmanın en kestirme yoludur. Ne var ki bazen insan, en iyi bildiği yolları bile kaybeder. Önünde uzanan şey artık bir yol değil, çıkmaz bir sokaktır.


Bu defa savaşan bugünkü beden değildir. Acı o kadar büyümüştür ki, yük yetişkin hâlin omuzlarından kayar ve yine en savunmasız olana bırakılır. İşte o noktada acıyla mücadele eden taraf değişir. Daha önce defalarca dayanmış, ayağa kalkmış olan kişi geri çekilir. İlk defa içerideki çocuk öne çıkar.  Ne kadar süreceğini bilmez, nasıl geçeceğini hiç bilmez. Çünkü çocuklar zamanla baş etmeyi öğrenmez; sadece yorulurlar. Küçük bir kalbin, bu kadar büyük yüklerle baş başa bırakılması adil değildir ama hayat adaletle ilgilenmez. Hayat, bazen sadece yük bırakır.


O çocuk, yalnız halletmeye sürükleyen herkese karşı kırgındır. İçinde sessiz bir hesap vardır. “Neden?” diye sormak ister. “Benim senden başka kimsem yoktu” demek ister. “Beni sen yaşatıyordun” diye bağırmak ister. Ama bu cümleler yüksek sesle söylenmez. Çünkü o çocuk bilir: Karşı taraftan bir özür gelmeyecektir. Ne zamanında, ne sonrasında. Hiçbir zaman iki güzel cümle kurulmayacak, gönül alınmayacaktır. Bazı insanlar kırdıklarını onarmayı değil, yok saymayı seçer. Ve bu yok sayılış, en derin yaradır. Hesap sorar ama sesi çıkmaz. Çünkü çocuklar en çok, cevap alamayacaklarını bildiklerinde susar.


İnsan tek başına halletmek zorunda kaldığı her anda, biraz daha uzaklaşır. Önce insanlardan, sonra hayattan, sonra da en çok ait olduğu yerlerden… Ev bile yabancılaşır. Çünkü ev, sadece dört duvar değildir; insanın kendini bıraktığı yerdir. Kendini bırakamadığın yerde, kalamazsın. Bu yüzden yalnızlık bir tercih gibi değil, bir kaçış gibi yaşanır. Ama aslında bu bir kaçış değil, hayatta kalma refleksidir.


Karanlık eskiden korkulan bir yer değildir. Aksine, sessizliğiyle güven veren bir sığınaktır. Gürültüden, beklentilerden, hayal kırıklıklarından kaçılan bir alan… Ama öyle bir çıkmaz olur ki, karanlık bile tehditkâr hâle gelir. Bu defa korku karanlıktan değil, içinde kaybolma ihtimalinden doğar. Çünkü içeride artık sadece yetişkin bir yorgunluk yoktur; ezilmiş bir çocuk vardır. Sürekli boğazda duran, dökülmeyen bir ağlama hissi bundandır. Ağlayamaz, çünkü ağlarsa ayakta kim kalacaktır?
Bu yazı bir haykırış değildir. Kimseye yöneltilmiş açık bir suçlama da değildir. Bu, sessiz bir isyandır. İnsan aynaya baktığında gözlerinin aynı kaldığını görür ama gökyüzünün karardığını fark eder. Kendini görür ama kendine yabancılaşır. Gelecek belirsizdir; bugün ağır, geçmiş ise cevapsız sorularla doludur. Ve bütün bunlarla savaşan, bugünkü güçlü beden değil; herkesin geç kaldığı o çocuktur.


Belki bir gün, biri durup ne kadar geç kaldığını fark edecektir. Ama fark etmek, o çocuğun verdiği savaşı geri almaz. Çünkü savaş çoktan verilmiştir. Yaralar çoktan alınmıştır. Zamanında tutulmayan el, sonradan uzatılsa bile aynı sıcaklığı vermez.
Ve belki bir gün, her şey geçer. Çıkmaz sokak bir kapı aralar. Ama o gün geldiğinde, bu acıyı çocuk hâliyle taşıyan kişi eskisi gibi kalmaz. Çünkü yalnız başına ayakta kalmayı öğrenmiş biri, yaklaşmanın bedelini de öğrenmiştir. Herkesten, her şeyden ve hatta içindeki çocuktan bile mesafe alır.


Bu yüzden, her şeyi tek başına ve bütün yalnızlığıyla halletmek zorunda kaldığı her seferde; fark etmeden herkesten, her şeyden ve en çok da kendinden, içindeki çocuktan uzaklaşır insan.
Ve belki bir gün, her şey geçer. Ama o çocuk, bu savaşı unutmaz.
Çünkü bazı acılar büyümez…
Çocuğun omuzlarında kalır.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —